Eskişehirliyiz.biz Ana Sayfa Eskişehir Apart Yurt Rehberi  
Üye Ol Üye Giriş
Eskişehir Forum Tartışma Platformu
www.eskisehirliyiz.biz
Ana Sayfa      
 
Forum


>Yanıtla<
>Cevap Yaz
Quantumcular Akademisi
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:38  Quantumcular Akademisi
Grubumuz Quantumculuk konusunda kendisini geliştirmek isteyen, profesyonel olmayan, Çeşitli kaynaklardan faydalanıp üzerinde yorum yapan, Dini ve Politik içerik kullanmayan,Konularda seviyeli tartışmayı bilen, hakaret, küfür ve benzeri uygun olmayan sözler kullanmayan, İnsanlara saygı duyan, güzel arkadaşlıklar ve dostluklar kurmayı isteyen, gerektiğinde araştırma ve geliştirmede takım çalışması yapabilecek çağdaş ATATÜRK'çü düşüncelere sahip kişilere uygundur.  
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:41   Evrendeki Dengeler
Acaba insanlar nasıl bir evren, nasıl bir Dünya içinde yaşadıklarının ne kadar farkındalar?

Evren ve Dünya öylesine hassas ve ince hesaplarlar üzerinde konumlandırılmıştırki,
kozmolojik bulgular her geçen gün bilim adamları tarafından ortaya çıkarılmaktadır.

Benim bu yazıdaki amacım bu hassas dengeleri hep beraber araştırmak bu yazı altında olabildiğince Bing Bang dan
sonraya birer birer ele almak ve bu dengeleri tanımaya çalışmaktır.

Biliyorsunuz daha 1900 lü yıllarda Albert Einstein genel görelilik kuramını buluncaya kadar insanlar evreni sonsuz
ve sabit olarak biliyorlardı. Einstein statik değil Kinetik ve başlangıcı olan bir evreni ortaya koydu
ve bilimsel çevrelerin çoğu tarafından kabullenildi. Daha sonra Einstein kendi bulduğu bu kuramı gene kendi
bozarak evrenin devamlı hareket halinde olduğu evrenin devamlı genişlediği kuramı yerini aldı.


Geliştirilen teleskop modelleri arasında Edwin Hubble 1950 de kendi geliştirdiği Hubble teleskopu ile
Galaksilerdeki ışıkların kırmızı renge dönüştüğünü ortaya kondu buna Kızıla kayma yani doopler dendi.
Aslında doopler ses dalgalarının uzaklaştıkça boğuklaşması anlamınada gelmesidir. Buda ses dalgalarının
hareket halindeyken dalga boylarının değişmesinin ispatı olmuştur. Işık frekanslarında ise bu ışık renklerinin
kırmızıya dönüşmesi olayıdır.

ses dalgaları farklı bandlarda hareket etmektedir RF= Radio frequency AM= Audio Modulation LW= Long wave
MW= Medium wave HF=High Wave o sıralarda bulunmuş daha yüksek frekanslar dalga boyları ise arkadan gelmiştir.
o yıllarda dikkati çeken en önemli dalga durumu SSB= Single side band'dır akan frekansta band kenarında olan
sıkışma neden olmaktadır? bu soru çözüldüğünde aynı band üzerinde bazı dalgalar uzun bazı dalgalarda sıkışarak
kısa boyutlarla hareket etmektedir. kısa boyutlarla hareket eden dalgalar çok daha hızlı ve nettir ve uzak
mesafelere daha çabuk ulaşmaktadır. Gökyüzünde ışık saçılma olayı'da SSB lerden kaynaklanmaktadır.
Teleskop bu durumu kızıla kayan kırmızı olarak görmektedir. Buda bizim görebileceğimiz en uzak dalga boyudur
( 7500 angstrom ) ondan önceki görüntü mavi renkte olup boyu 4500 angstrom'dur.

Şimdi gelelim buradaki denge olayına bütün bu ışık hareketleri evrenin genişlemesine ve kozmik radyosyon oluşmasına
neden olmaktadır. Bu kzmik radyos değerleri bilim adamları tarafından hesaplandığında evrenin her yerinde eşit
değerlerdedir. Bu 1965 de 2 Amerikalı bilim adamı tarafından tesadüfü olarak bulunmuştur.

Stephan Hawking' Big Bang üzerine yaptığı çalışmalarda hesaplamaların çok hassas olduğunu ortaya koymuştur.
Mo = 0 Kütlenin nokta olduğu hesabı buradan ortaya çıkmıştır. 0 başlangıç noktasıdır.

Benden şimdilik bu kadar zamanla diğer dengeleri bu konu altında toplamak istiyorum sizlerde yardımcı olursanız
sevinirim.

Umarım Evrendeki dengeler İnsanlar arasındada olur. savaşlar azalır yada biter, kötülükler yok olur.
İnsana saygının değeri ortaya çıkar.

Semih Ugurcan yazdı18 Ekim 2009, 06:45'da

Yıldızlar saçtıkları ışıklara türlerine paralel olarak 7 çeşittir.

O ve B - (mavi)
A - (beyaz)
F - (sarı-beyaz)
G - (sarı)
K - (turuncu cüce)
M - (kırmızı cüce) kütleli halindeki yıldızlar. .

Bu kategorilerde daha detayları 10 ayrı alt gruba bölünür

( G0 G1 G2 G9 ).

Yıldızlar ısılarının türevi olan yayınladıkları ışığın cinsine istinaden
kategorize edilir.

Yıldızlar merkezinde daha fazla yakıt harcamak durumundadır.

Örnek olarak Güneşten 4 katı büyük olan B kategorisi mavi bir yıldız'ın yaşam süresi tahminen 100 milyon yıl olarak bilinir.

Güneşse G kategorisinde sarı bir yıldız yaşam süresi 10 milyar yıl tahmin edilir.

Güneş'in 1/10 büyüklüğünde kırmızı cüce'nin ömrü 1 trilyon yıl olarak tahmin edilmektedir.
bir yılı aşkın bir süre önce · Gönderiyi Sil 
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:43  Evrendeki Dengelerle İlgili Deneme
Dengeler ile ilgili ufak bir deneme yapalım.

Şöyle: Üstünde kapağı bulunan bir adet tüp alalım veya yarısı dolu olan cam oda olduğunu düşünelim.

İçerdeki ısı; suyun, içerdeki basınç ta kaynama seviyesinin alt seviyesinde olduğunu varsayalım.

Sonrasında su üstünde buhardan oluşan bazı moleküllerin dolaştığını görürüz
bu durumda buhar ve su fazlarınıda bir arada görmüş olacağız. iki faz
aralarında yüzeyde aktif olacaktır buda statik bir durum olmadığını ortaya
koyacaktır.

Açıkçası buhar faz molekülleri arasından bazı moleküller su yüzeyine birer birer çarpıp yapışır ve sıvı haline gelir.

Su faz molekülleri arasından da bazı moleküller tesadüfen yeterli enerjiyi alıp yükselerek buharlaşır.

bekleme süreleri yeterli seviyeye geldiğinde yüzey aralarında buharlaşma ve sıvılaşma için elde edilen zaman birbirlerini dengeler hale getirir.

Şöyle diyebiliriz, Birim süreçte yüzey aralarına yapışmış olan buharın
molekülü adediyle, yüzey arasından kaçan sıvı molekülü adedi,
çok az farklarla dengelenmiştir.

İçerdeki buhar ve sıvının, thermodynamic denge'yi bulduğu görmüş oluruz.

bu evrendeki dengeleri fiziki anlamda kendi çapımızda
test ettiğimiz anlamına gelebilir. 
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:45   BigBang Evrenin yaratılışı
EVREN YOKTAN YARATILDI

Big Bang Teorisi, Materyalist Felsefenin
Evren Modelini Yıktı...

Materyalizm, maddeyi mutlak varlık sayan, maddeden başka hiçbir şeyin varlığını kabul etmeyen düşünce sistemidir. Tarihi eski Yunan'a kadar uzanan, ama özellikle 19. yüzyılda yaygınlaşan, en çok da Karl Marx'ın diyalektik materyalizmiyle ünlenen bu düşünce sistemi, maddenin sonsuzdan beri var olduğunu ve sonsuza dek de var olacağını iddia eder. Maddenin yaratılmamış olduğunu varsaydığına göre de, bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmez.

Materyalizm az önce de belirttiğimiz gibi en çok 19. yüzyılda popüler olmuştu. Bunun başlıca nedenlerinden biri, o dönemde evrenin nasıl ortaya çıktığı sorusuna karşı öne sürülen "durağan evren" modeliydi. Bu model, "evren nasıl ortaya çıktı" sorusuna, "evren ortaya çıkmadı, sonsuzdan beri vardı ve sonsuza kadar da var olacak" cevabını veriyordu. Evren sabit, durağan ve değişmez bir madde bütünü olarak kabul ediliyor ve dolayısıyla bu bütünün bir Yaratıcı'yı kabul etmeyi gerektirmediği söyleniyordu.

Bu evren modelinin aksinin ispatlanması ise, elbette bir Yaratıcı'nın varlığını kanıtlayacaktı.Ünlü materyalist felsefeci Georges Politzer, "Felsefenin Başlangıç İlkeleri" adlı kitabında bu gerçeği kabul ediyor, ancak 'sonsuz evren' modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa karşı çıkıyordu:

"Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o taktirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden önce, evrenin varolmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Buysa bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir." (sf. 84)
Ancak çağdaş bilim, 20. yüzyılın ikinci çeyreğinde başlayan bir süreç sonucunda, tam da materyalistlerin "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekirdi" dedikleri gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.

Evrenin Genişlemesi
1929 yılında California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş bilim dünyasında büyük bir yankı yarattı. Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kaymaktaydı. Yani yıldızlar her an bizden uzaklaşmaktaydılar.

Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin her an "genişlemekte" olduğuydu.

Aslında bu gerçek daha önce de teorik olarak keşfedilmişti. Albert Einstein, 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplamalarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Kendi buluşu karşısında son derece şaşıran Einstein bu uygunsuz sonucu ortadan kaldırmak için denklemlerine 'kozmolojik sabit' adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan kendisinin de 'kariyerimin en büyük hatası' sözleriyle itiraf edeceği bu görüş, gelişen bilimsel bulgular sonucunda çürüyüp gidecekti.

İlk olarak 1922 yılında Rus Alexandre Friedmann, genel göreceliğe göre evrenin değişken olduğunu ve en ufak bir etkileşimin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını buldu. Friedmann bu sonuca ulaşırken, Einstein'ın 1917 tarihli makalesindeki hatayı da (kozmolojik sabiti) düzeltmiş oldu.

Friedmann'ın bulduğu çözümleri kullanan ilk kişi Belçikalı evren bilimci Georges Lemaitre (1894-1966) idi. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan ışımanın da saptanabileceğini belirtti (ileride, kozmik fon radyosyonu olarak adlandırılacak bu ışıma gözlemlerle de tespit edilecekti). 20. yy'ın son on yılında çağdaş evren bilimi bu iki fikrin etkisi altındadır.  
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:47  Big Bang’in Ortaya Çıkışı
Evrenin genişlediği gerçeği, o güne kadar kabul gören "durağan (statik) evren" modelinden tamamen farklı bir evren modeli ortaya koydu. Evren genişlediğine göre, zaman içinde geriye doğru gidildiğinde evrenin tek bir noktadan başladığı ortaya çıkıyordu.

Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, "sıfır hacime" ve sonsuz yoğunluğa sahip olması gerektiğini gösterdi. Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu teori de aynı isimle anılmaya başlandı.

Hiçbir hacmi olmayan, yani hiçbir yer kaplamayan ve yoğunluğu sonsuz olan bir nokta nasıl olabilir? diye düşünebilirsiniz. "Hacmi olmayan sonsuz yoğunluktaki nokta" aslında teorik bir ifade biçimidir. Çünkü, bilimsel olarak "sıfır hacim" şeklinde ifade edilen bir nokta, hacmi olmayan bir nokta demektir. Gerçekte ise hacmi olmayan bir nokta "yok" demektir. Dolayısıyla, evren "yok" iken "var" hale gelmiştir. Bu gerçek ise, materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılmaktadır.

"Sabit Durum" Denemesi
Materyalist felsefeyi benimseyen astronomlar, Big Bang'e karşı direnmeye ve sabit durum teorisini ayakta tutmaya çalıştılar. Bu çabanın nedeni, önde gelen fizikçilerden A.S. Eddington'ın "felsefi olarak doğanın şu anki düzenin birden bire başlamış olduğu düşüncesi bana itici gelmektedir" sözünden anlaşılıyordu.(1)

Big Bang teorisinden rahatsız olanların başında dünyaca ünlü astronom Sir Fred Hoyle geliyordu. Hoyle, yüzyılın ortalarında "steady-state" (sabit durum) adında, 19. yüzyıldaki durağan evren anlayışına benzer başka bir model ortaya attı. Hoyle evrenin genişlediğini kabul etmekle birlikte, evrenin boyut ve zaman açısından sonsuz olduğunu iddia ediyordu. Ayrıca bu modele göre, evren genişledikçe madde gerektiği miktarda, birdenbire, kendi kendine var olmaya başlıyordu. Tek görünür amacı materyalist felsefenin temeli olan "sonsuzdan beri var olan madde" dogmasını desteklemek olan bu teori, evrenin başlangıcı olduğunu savunan "Büyük Patlama" kuramıyla taban tabana zıttı.

Sabit durum teorisini savunanlar uzunca bir süre Big Bang'e karşı direndiler. Ama bilim aleyhlerine işliyordu.

Big Bang'in Zaferi
1948 yılında George Gamov, Big Bang'e bağlı olarak yeni bir iddia ortaya sürdü. Buna göre evrenin büyük patlama ile oluşması durumunda, evrende bu patlamadan arta kalan bir radyasyonun olması gerekiyordu. Üstelik bu radyasyon evrenin her yanında eşit olmalıydı.

"Olması gereken" bu kanıt çok geçmeden bulundu. 1965 yılında Arno Penzias ve Robert Wilson adlı iki araştırmacı bu dalgaları şans eseri keşfettiler. "Kozmik Fon Radyasyonu" adı verilen bu radyasyon uzayın belli bir tarafından gelen radyasyondan farklıydı. Olağanüstü bir eşyönlülük sergiliyordu. Başka bir ifade ile yerel kökenli değil, evrenin tümüne dağılmış bir radyasyondu. Böylece uzun süredir evrenin her yerinden eşit ölçüde alınan 3 Kelvin'lik ısı dalgasının, Big Bang'in ilk dönemlerinden kalma olduğu ortaya çıktı. Üstelik bu rakam bilim adamlarının önceden öngördükleri rakama çok yakındı. Sadece tek bir dalga boyunda (mikrodalga) ölçümler yapabildikleri halde, Penzias ve Wilson, büyük patlamanın bu özgün ispatını deneysel olarak ilk gösteren kişiler oldukları için Nobel Ödülü kazandılar.
1989 yılına gelindiğinde ise, George Smoot ve onun Nasa Ekibi, Kozmik Geriplan Işıma Kaşifi Uydusu'nu (COBE) uzaya gönderdiler. Bu gelişmiş uyduya yerleştirilen hassas tarayıcıların, Penzias ve Wilson'ın ölçümlerini doğrulaması yalnızca 8 dakika sürdü. Sonuçlar, tarayıcıların kesinlikle evrenin başlangıcındaki büyük patlamanın sıcak, yoğun konumunun kalıntılarını gösterdiğini kanıtladı.

Bütün zamanların en büyük keşfi olarak adlandırılan bu olay, bu kadarla da sınırlı değildi. COBE1 uydusu uzayda belirli bir noktadaki ısıyı bildiriyordu. Ancak COBE2 uydusu uzayda iki nokta arasında ısı farkı bulunduğunu keşfetti. Örneğin galaktik yıldız kümelerindeki ısı, kozmik boşluklara göre daha fazlaydı. Bu ise, büyük patlamadan sonra meydana gelen sıcaklığın gittikçe soğuyarak farklılaştığını gösteriyordu. Bu olaydan sonra, pek çok bilim adamı COBE'nin başarısını "Big Bang'in olağanüstü bir şekilde onaylanması" şeklinde yorumladı.

Hidrojen-Helyum Oranı
Bing Bang'in diğer bir önemli delili ise, uzaydaki hidrojen ve helyum gazlarının miktarı oldu. Günümüzde yapılan ölçümlerle anlaşıldı ki, evrendeki hidrojen-helyum gazlarının oranı, Big Bang'den arta kalan hidrojen-helyum oranının teorik hesaplamalarına uyuyordu. Eğer evrenin bir başlangıcı olmayıp sonsuzdan geliyor olsaydı, evrendeki hidrojen tamamen yanarak helyuma dönüşmüş olmalıydı.

Tüm bunlarla birlikte Big Bang bilim dünyasında kesin bir kabul gördü. Scientific American dergisinin Ekim 1994 sayısındaki bir makaleye göre, evren sürekli, düzenli olarak genişliyordu ve Big Bang modeli bilimin, evrenin oluşumu ve başlangıcı hakkında ulaştığı son noktaydı.

Fred Hoyle ile birlikte uzun yıllar sabit durum teorisini savunan Dennis Sciama, ardarda gelen ve Big Bang"i ispatlayan tüm bu deliller karşısında içine düştükleri durumu şöyle anlatır:

"Sabit durum teorisini savunanlarla onu test eden ve bence onu çürütmeyi uman gözlemciler arasında, bir dönem çok sert çekişme vardı. Bu dönem içinde ben de bir rol üstlenmiştim. Çünkü gerçekliğine inandığım için değil, gerçek olmasını istediğim için 'sabit durum' teorisini savunuyordum. Teorinin geçersizliğini savunan kanıtlar ortaya çıkmaya başladıkça Fred Hoyle bu kanıtları karşılamada lider rol üslenmişti. Ben de yanında yer almış, bu düşmanca kanıtlara nasıl cevap verilebileceği konusunda fikir yürütüyordum. Ama kanıtlar biriktikçe artık oyunun bittiği ve sabit durum teorisinin bir kenara bırakılması gerçeği ortaya çıkıyordu."(2)
Big Bang'in bu zaferi ile birlikte, materyalist dogmanın temeli olan "ezeli madde" kavramı da tarihe karışmış oluyordu. Yani Big Bang'den önce hiçbir madde yoktu.

Evren Nasıl Yoktan Var Oldu?
Peki o zaman Big Bang'den önce ne vardı ve "yok" olan evreni bu büyük patlama ile "var" hale getiren güç neydi? Elbette ki bu soru, A.S. Eddington'ın ifadesiyle materyalistler için "felsefi olarak itici" olan gerçeği, yani bir Yaratıcı'nın varlığını göstermektedir. Ünlü ateist felsefeci Anthony Flew, bu konuda şunları söyler:

"İtiraflarda bulunmanın insan ruhuna iyi geldiğini söylerler. Ben de bir itirafta bulunacağım: Mevcut kozmolojik konsensüs (Big Bang modeli), bir ateist açısından oldukça sıkıntı vericidir. Çünkü bilim, St. Thomas Aquinas (Hıristiyan İlahiyatçı) tarafından savunulan ama hiçbir zaman ispat edilemeyen bir iddiayı ispat etmiştir: Evrenin bir başlangıcı olduğu iddiasını. Sadece evrenin bir sonunun ve başlangıcının olmadığını kabul ettiğimiz sürece, evrenin şu anki varlığının mutlak bir açıklaması olduğunu savunabiliriz. Ben hala bu açıklamaya inanıyorum, ama bunu Big Bang karşısında savunmanın pek kolay ve rahat bir durum olmadığını itiraf etmeliyim.
Kendisini ateist olmak için körü körüne şartlandırmayan pek çok bilimadamı ise, evrenin yaratılışında sonsuz güç sahibi bir Yaratıcı'nın varlığını kabul etmiş durumdadır. Bu Yaratıcı, hem maddeyi hem de zamanı yaratmış olan, yani her ikisinden de bağımsız bir varlık olmalıdır.

Evren bilim konusunda önemli çalışmaları olan ünlü matematikçi Roger Penrose şöyle bir açıklama yapar:

“...Ama evrenin kesinlikle bir amacının olduğunu gösteren bir şey var ki, o da evrenin şans eseri orada durmadığıdır. Bazı insanlara göre ‘evren sadece oradadır işte.’ Öylesine olmaya devam ediyor. Biz de kendimizi birden bire bu şeyin içinde buluvermişiz. Bu bakış açısının, evreni anlamamızda çok verimli ya da yardımcı olacağını sanmıyorum. Bence evren ve onun varlığının altında bugün henüz pek sezemediğimiz çok daha derin bir şeyler gizli.


Kaynak(BilimAraştırmaVakfı) 
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:48  BIG BANG’İN DOĞUŞU
BIG BANG'İN DOĞUŞU

Evrenin yaratılışı, bundan bir asır önce, astronomların önemli bir bölümü tarafından gözardı edilen bir kavramdı. Bunun nedeni ise, 19. yüzyıldaki bilim anlayışının, evrenin sonsuzdan beri var olduğu varsayımını benimsemesiydi. Evreni inceleyen bilim adamlarının çoğu, zaten sonsuzdan beri var olan bir maddeler bütünüyle karşı karşıya olduklarını sanıyor ve evren için bir "yaratılış", yani başlangıç olduğunu akıllarından bile geçirmiyorlardı.

Bu "sonsuzdan beri var olan evren" fikri, Batı düşüncesine materyalist felsefe ile birlikte girmişti. Eski Yunan'da gelişen bu felsefe, maddeden başka bir varlık olmadığını savunuyor ve evrenin sonsuzdan gelip sonsuza gittiğini öne sürüyordu. Aslında materyalizm, Ortaçağ'da Kilise'nin hakim olduğu dönemde rafa kaldırılmıştı. Ama Rönesans'tan sonra Batılı bilim ve fikir adamlarının yeniden Eski Yunan kaynaklarına merak sarmaları ile birlikte, materyalizm de yeniden kabul görmeye başladı.

Materyalist evren anlayışını Yeni Çağ'da ilk kez savunan kişi ise, ünlü Alman düşünür Immanuel Kant oldu. Kant, evrenin sonsuzdan beri var olduğunu ve bu sonsuzluk içinde her olasılığın mümkün sayılması gerektiğini öne sürdü. Kant'ın yolunu izleyenler, sonsuz evren fikrini materyalizmle birlikte savunmaya devam ettiler. 19. yüzyıla gelindiğinde ise, evrenin bir başlangıcı, yani yaratılış anı olmadığı şeklindeki iddia, geniş bir kabul görür hale gelmişti. Karl Marx, Friedrich Engels gibi diyalektik materyalistlerin şiddetle sahiplendikleri bu iddia, 20. yüzyıla da taşındı. Söz konusu "sonsuz evren" fikri, her zaman için modern bilim anlayışıyla içiçe oldu.

Alman felsefeci Immanuel Kant "sonsuz evren" iddiasını Yeni Çağ'da ilk kez gündeme getiren kişiydi. Ancak bilimsel bulgular Kant'ın bu iddiasını geçersiz kıldı.

Bu iddiayı ısrarla sahiplenenlerden biri, 20. yüzyılın ilk yarısında yazdığı kitaplarla materyalizmin ve Marksizm'in ünlü bir savunucusu haline gelen Georges Politzer idi. Politzer, Felsefenin Başlangıç İlkeleri adlı kitabında, "sonsuz evren" modelinin geçerliliğine güvenerek yaratılışa şöyle karşı çıkıyordu:

Evren yaratılmış bir şey değildir. Eğer yaratılmış olsaydı, o takdirde, evrenin Tanrı tarafından belli bir anda yaratılmış olması ve evrenin yoktan varedilmiş olması gerekirdi. Yaratılışı kabul edebilmek için, her şeyden önce, evrenin var olmadığı bir anın varlığını, sonra da, hiçlikten (yokluktan) bir şeyin çıkmış olduğunu kabul etmek gerekir. Bu ise bilimin kabul edemeyeceği bir şeydir.

Politzer, yaratılışa karşı sonsuz evren fikrini savunurken, bilimin kendi tarafında olduğunu sanıyordu. Oysa bilim, çok geçmeden, Politzer'in "eğer öyle olsa, bir Yaratıcı olduğunu kabul etmek gerekir" dediği gerçeği, yani evrenin bir başlangıcı olduğu gerçeğini ispatladı.

1920'li yıllar, modern astronominin gelişimi açısından çok önemli yıllardı. 1922'de Rus fizikçi Alexandre Friedmann, Einstein'in genel görecelik kuramına göre evrenin durağan bir yapıya sahip olmadığını ve en ufak bir etkileşimin evrenin genişlemesine veya büzüşmesine yol açacağını hesapladı. Friedmann'ın çözümünün önemini ilk fark eden kişi ise Belçikalı astronom Georges Lemaitre oldu. Lemaitre, bu çözümlere dayanarak evrenin bir başlangıcı olduğunu ve bu başlangıçtan itibaren sürekli genişlediğini öngördü. Ayrıca, bu başlangıç anından arta kalan radyasyonun da saptanabileceğini belirtti.

Bu bilim adamlarının teorik hesaplamaları o zaman çok ilgi çekmemişti. Ancak 1929 yılında gelen gözlemsel bir delil, bilim dünyasına bomba gibi düşecekti. O yıl California Mount Wilson gözlemevinde, Amerikalı astronom Edwin Hubble astronomi tarihinin en büyük keşiflerinden birini yaptı. Hubble, kullandığı dev teleskopla gökyüzünü incelerken, yıldızların uzaklıklarına bağlı olarak kızıl renge doğru kayan bir ışık yaydıklarını saptadı. Bu buluş, o zamana kadar kabul gören evren anlayışını temelden sarsıyordu.

Çünkü bilinen fizik kurallarına göre, gözlemin yapıldığı noktaya doğru hareket eden ışıkların tayfı mor yöne doğru, gözlemin yapıldığı noktadan uzaklaşan ışıkların tayfı da kızıl yöne doğru kayar. (Gözlemciden uzaklaşmakta olan bir trenin düdük sesinin gittikçe incelmesi gibi.) Hubble'ın gözlemi ise, bu kanuna göre, gökcisimlerinin bizden uzaklaşmakta olduklarını gösteriyordu. Hubble, çok geçmeden çok önemli bir şeyi daha buldu; yıldızlar ve galaksiler sadece bizden değil, birbirlerinden de uzaklaşıyorlardı. Her şeyin birbirinden uzaklaştığı bir evren karşısında varılabilecek tek sonuç ise, evrenin "genişlemekte" olduğuydu.

Edwin Hubble, dev teleskobuyla yaptığı gözlemlerde evrenin genişlediğini fark etti. Hubble böylece "sonsuz evren" efsanesini yıkacak Big Bang teorisinin de ilk delilini bulmuş oluyordu.

Kısa bir zaman önce Georges Lemaitre tarafından "kehanet" edilen bu gerçek, aslında yüzyılın en büyük bilimadamı sayılan Albert Einstein tarafından da daha önceden dile getirilmişti. Einstein 1915 yılında ortaya koyduğu genel görecelik kuramıyla yaptığı hesaplarda evrenin durağan olamayacağı sonucuna varmıştı. Ancak bu buluş karşısında son derece şaşıran Einstein bu "uygunsuz" sonucu ortadan kaldırmak için denklemlerine "kozmolojik sabit" adını verdiği bir faktör ilave etmişti. Çünkü o sıralar, astronomlar ona evrenin statik olduğunu söylüyorlardı, o da kuramının bu modele uymasını istemişti. Ancak sonradan bu kozmolojik sabiti "kariyerinin en büyük hatası" olarak tanımlayacaktı. Hubble'ın ortaya koyduğu evrenin genişlediği gerçeği, kısa bir süre sonra yeni bir evren modelini doğurdu. .Evren genişlediğine göre, zamanda geriye doğru gidildiğinde çok daha küçük bir evren, daha da geriye gittiğimizde "tek bir nokta" ortaya çıkıyordu.

Yapılan hesaplamalar, evrenin tüm maddesini içinde barındıran bu "tek nokta"nın, korkunç çekim gücü nedeniyle "sıfır hacme" sahip olacağını gösterdi Evren, sıfır hacme sahip bu noktanın patlamasıyla ortaya çıkmıştı. Bu patlamaya "Big Bang" (Büyük Patlama) dendi ve bu teori de aynı isimle bilindi. Big Bang'in gösterdiği önemli bir gerçek vardı: Sıfır hacim "yokluk" anlamına geldiğine göre, evren "yok" iken "var" hale gelmişti. Bu ise, evrenin bir başlangıcı olduğu anlamına geliyor ve böylece materyalizmin "evren sonsuzdan beri vardır" varsayımını geçersiz kılıyordu. Fakat sonuç itibarıyla materyalist düşünce yanlıştır denemeyeceği gibi dinsel yaratılış düşünceside yanlış denemez. Henüz kuramsal düşüncelerden öteye geçebilmiş değiliz.Ve daha derin araştırmalar sonucunda bilim daha net bir varoluş kuramına ulaşacaktır.

Alıntı;
Big bang
Théma Larousse, Tematik Ansiklopedi Bilim ve Teknoloji, Evren ve Dünya, Matematik, Fizik, Kimya,Teknoloji, s. 300 
Yazar Mesaj
verticelli | Offline 2 Nisan 2011 Cumartesi 23:50  Işık ve Işık Hızı
Işık ve Işık Hızı
Bizler, günlük yaşamda ışık hızından çok daha düşük hızlarla karşılaşırız.
Işığın hızı ise çok yüksek bir hızdır. Işık, saniyede 300 bin kilometre yol alır.
Newton mekaniği ya da klasik mekanik denen eski düşünceler, düşük hızlardaki cisimlerin hareketlerini tanımlamak için kullanılır.
Newton mekaniği düşük hızlarda çok iyi sonuç verir;ama hızları ışığın hızına yaklaşan parçacıklara uygulandığında başarısız olur.
Örneğin bir elektronun hızını,birkaç milyon voltluk potansiyel farkı kullanarak,ışık hızının yüzde 99'una (0.99c) varan hızlara çıkarabiliriz.

Burada sınır ışık hızıdır,elektronu ışık hızından daha fazla hızlandıramayız. Newton mekaniğine göre ise hızın böyle bir sınırı yoktur.
Hatta bu mekaniğe göre potansiyel farkı ya da buna karşı gelen enerji 4 katına çıkarılırsa elektronun hızı,yaklaşık,ışık hızının iki katına yakın bir hız kazanmalıdır.

Oysa deneyler,ivmelendirici gerilim ne olursa olsun,elektronun hızının ışık hızından küçük kaldığını gösteriyor.
Einstein bilime,çok büyük katkılar yaptı;ama görelilik, onun en büyük ve zekice ortaya koyduğu bir kuramdır. Bu kuramı,1905'te ortaya koyduğunda henüz 26 yaşında bir gençti.Ne büyük bir onur...
Özel görelilik kuramı çok sayıda deneyle doğrulanmıştır.Özel görelilik iki temel önermeye dayanır:

1. Eylemsiz referans sistemlerinin tümünde,fizik yasaları aynıdır.(Fizik yasalarının tümü,birbirine göre sabit hızlarla hareket eden tüm gözlemciler için aynıdır)
Hareket, görelidir.Yani düzgün hızla hareket eden bir araçta yapılan deneyin sonuçları,durgun bir laboratuvarda yapılan aynı deneyin sonuçlarıyla özdeş olacaktır.
Durgun bir laboratuvarda bir deney yaparsanız ve sabit hızlı bir arabayla geçen bir gözlemci de sizin deneyinizi gözlerse, hem laboratuvar koordinat sistemi,hem de hareketli arabanın kordinat sistemi eylemsiz referans sistemleridir.

Buna göre laboratuvarda mekanik yasalarının doğru olduğunu bulursanız,hareketli arabadaki kişinin gözlemleri de sizinkiyle uyuşmalıdır.Bu aynı zamanda,hiçbir mekanik deneyinde,iki referans sistemi arasında herhangi bir fark saptanamayacağı demektir. Yani,uzayda mutlak hareket kavramı anlamsızdır.

2. Işığın hızı,evrendeki en yüksek ve mutlak hızdır.Işığın hızı, eylemsiz tüm gözlemcileri için bunların hareketlerinden bağımsız olarak aynı kalır.
Işık hızının diğer hızlarla önemli çelişkisi Galile toplama yasasına uymamasıdır.
Havanın durgun olduğu bir referans sisteminde sesin havadaki hızı 330 m/s'dir. Bununla birlikte,ses kaynağına göre hareket eden bir referans sisteminde sesin hızı ölçüldüğünde,sesin hızı bu değerden daha büyük ya da daha küçüktür.
Bu durum ışık için geçersiz olmaktadır.Galile toplama yasası mı yanlış? Yoksa ışığın özel bir durumumu var? Michelson-Morley deneyi işte bu sorunun yanıtını gösterdi.
Aslında bu deney,Einstein'in görelilik üzerine çalışmasını yayımlamadan önce,1887'de yapıldı.
Ancak Einstein'in bu deneyin ayrıntılarından haberdar olduğu açık değildir. Buna karşın deneyin sonucu,
Einstein'in kuramı çerçevesinde hemen anlaşılabilir.Çünkü kurama göre,gözlemcinin ya da kaynağın hareketinin ışık hızı üzerine bir etkisi yoktur.
Özel görelilik kuramı, uzay ve zaman konusundaki sağ duyuya dayanan düşüncelerimizi değiştirdi.
Bir bilim dalını kökten etkileyecek bir fikriniz olsa, bunu unutur muydunuz? Einstein, unutup yıllar sonra hatırlamışa benziyor.
Einstein'dan geriye kalanların altını üstüne getiren araştırmacılar, ünlü fizfizikçinin, kütleçekimsel mercek etkisini genel göreliliği tamamlayışından 3, söz konusu bulguyu yayınlayışından 24 yıl önce akıl ettiğini ortaya çıkardılar.

Einstein'ın küçük bir not defterini yeniden inceleyen Max Planck Enstitüsü araştırmacıları, Einstein'ın 1910'dan 1940'a kadar kullandığı bu defterde, sonraları 1936'da tamamlayıp yayınladığı denklemlerini, ufak tefek farklarla çoçok önceden not ettiğini farkettiler. Araştırmacılar, aradaki döneme ait belgelerden yola çıkarak, Einstein'ın bu bubuluşundaki yaklaşımını unutup, yıllar sonra yeniden ortaya koyduğunu ileri sürüyorlar. Kütleçekimsel mercek etkisi, ancak 1979'da gözlemlenebilmişti.  
>Yanıtla<
>Cevap Yaz
 


online ziyaretçi: 437
online üye: 0
 
Telif hakkı saklıdır © 2000-2021 Eskişehir Reklam
Eskişehirliyiz.biz Anasayfa | Giris Sayfan Yap | Sık kullanılanlara ekle| WebMaster Kodu | İletişim  
eskişehir

eskisehir@eskisehirreklam.com