T.C.D.D.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demir Yolları
Atatürk’ten kalan, Yurdu dört baştan demir ağlarla ördük diye övünen dedelerimizin mirası.
Türkiye Cumhuriyeti Devlet Demiryollarında değişiklikler var.
Fırsat buldukça trenle seyahat ederim.
Bilindiği gibi ilk değişiklik demiryolunu güçlendirmeden tenlere “hız-lan” talimatıyla başlamış, trende virajı alamayarak şarampole yuvarlanmıştı…
Gel zaman git zaman TCDD’de değişiklikler; personel sayısında azatma, bazı yolların devre dışı bırakılması, yolcu vagonlarının kısmen iyileştirilmesi gibi göze çarptı.
Demiryolları güvenliğine “özel güvenlik” şekli şemalı verildi.
Bazı istasyonlardan otobüsle taşımacılık başladı. Örneğin Burdur’dan Isparta’dan İstanbul’a mı gideceksiniz, Afyon’un Dinar ilçesine kadar bir saat otobüsle gidip, Denizliden gelen Pamukkale ekspresine aktarma olacaksınız. Tren biraz rötarlıysa pek muhtemeldir ihaleyle devredilen bekleme salonunda mecburi çay içeceksiniz. Hele hava soğuksa, geçen günkü gibi; yolcular bekleme salonunu doluşurlar.
Şöyle bir olay yaşadım; Garson tepsiye doldurduğu çayları herkese uzatıyordu. Soğuğun etkisinde birer çay aldık yudumlamaya başladık. İçimizden biri garsona, “ben istemiyorum” dedi. Demesiyle birlikte garsonun, “burada kömürü boşuna mı yakıyoruz, o zaman dışarıda treni bekleyeceksin kardeşim” sözleri herkeste buz gibi bir etki yarattı. Adam peki madem diyerek dışarı çıktı. Bir başkası ben Londra, Paris, Hollanda… Endonezya, Cakarta her yeri gezdim, yok böyle bir şey, müşteri memnuniyeti diye söz girdi, tren gelene kadar “biz adam olmayız” masalları anlattı. Adam emekli öğretmenmiş, otuz yıl hizmet etmiş. Emekliliğinde Allah yürü ya kulum demiş.
Müşteri memnuniyeti, hizmette kalite…
Müşteri değilsen çık dışarı!
Küresel dünyanın sloganı değil mi? Yabancı memlekette bedava oturmak var mı? Bize bu mantık reform paketleriyle şırıngalanmıyor mu?
AB-D’den ithal; Türkiye’de insanlar aklı kadar değil, parası kadar konuşmuyor mu?
Devlet demiryollarının bir ücra bekleme salonunda bile böyle…
Karayolu ulaşımı hem pahalı hem güvensiz…
Trenler dolu.
Bu yolcuğumda dikkatimi çeken en önemli şey, istasyonlardaki tuvaletlerde ve tabelalarda yapılan değişiklikti.
Tabelalar mavi ve beyaz rengin hakim olduğu ışıklı istasyon isimleri ilk fark edilendi, Her istasyonda ne varsa hepsinin yerini okla gösteren tabelalar da dikkat çekiciydi. Berberinden lojmanına, hareket memurundan güvenlik sorumlusuna, tuvaletinden çeşmesine…
Bir yolcuyla ilgili ilgisiz her şeyin tabelalarda ismi geçiyor, yeri gösteriliyordu.
Hizmette kalite!
Ne güzel değil mi? Ben de öyle dedim.
Ama dikkat çeken bir büyük gariplik vardı.
Tabelalarda her ismin altında aynı puntoda İngilizce karşılıkları bulunuyordu.
Bir AKP’li milletvekili Türkçenin kullanılması, tabelaların Türkçeleştirmesiyle ilgili açıklamalar yapadursun, Ulaştırma Bakanlığı kim bilir kime, kaç ettiği ihalelerle istasyonlara İngilizce tabelalar astırıyor.
Bu ne yaman çelişkidir.
Geçen pazar günü Haydarpaşa garı, mermer merdivenlerinden çıkıyorum. Görkemli binanın tavan kabartmaları boyanmış.
Haydarpaşa Garı satılacak denmişti. İzmir Basmane Garı’na artık tren uğramıyor.
Saat 17.35 Pamukkale Ekspresi, Haydarpaşa’dan hareket ediyor; altı vagon, bir yemekli bir yataklı. Bütün vagonlar yolcu dolu. Bir tane turist yok.
Hani insanın aklına gelmiyor değil…
Yoksa Kemal abisi demiryollarını da İngilizlere mi satacak, babalar gibi?
İşimiz zor!
Gemi su alıyor!
Müflis tüccar gibi yok pahasına, “batan geminin malları bunlar” dercesine satılan…
Oysa cumhuriyetin ilk yıllarında demir ağlarla örmüştük yurdu dört baştan.
Allıyoruz, buluyoruz TCDD’yi de satacağız galiba.
Gemi batıyor!
Farkındayız!
Farkında olduğumuzu 8 Nisan mitinginde Ankara’da göstermeliyiz. Arkasundan 14 Nisan var… Arkası gelmeli…
Bu gemi batmaz! Batırılamaz!
Mahir Öztürk



