IMF´ciler
Geçen gün IMF’nin Başkan yardımcısı ülkemize teşrif etmişlerdi. Uluslar arası şirketlerin üst düzey yöneticileri. Konferanslar, ikili ilişkiler…
Düğün değil bayram değildi. Görüşümü sizlerle paylaşmam lazımdı. Ama…
Çığırından çıkan terör ve şehitler…
Tepkimizi, üzüntülerimizi dile getirmek daha önemliydi.
Ama terörle, bağımlılıkla, toplumda istikrarsızlık yaratılmasında dolaylı ilişkisi var IMF’nin. Bugüne kısmetmiş yazmak.
Başkan Yardımcısı Lipsky ayağının tozuyla, “elektrik özelleştirmesi yapılması için gerçekçi tarifeye geçilmesi gerekir” dedi.
Açık ifadesiyle, elektriğe zam yapın ondan sonra yabancı sermayeye teslim edin demek istedi.
Önemli yapısal hedefler…
Disiplinli mali politikalar…
Serbest kur sürmeli…
Cari açık önemli değil…
Emeklilerle ilgili düzenlemeler gerekli… Talimatlarını ardı ardına sıraladı.
Yapısal hedefler masalıyla ülke içindeki kazançlar yurt dışına hortumlanıyor, serbest kurla, aşırı değerlendirilen lira vasıtasıyla ithalat patlıyor, ulusal sanayi çöküyor, yerli üretim duruyor, işsizlik artıyor. Cari açık hiç olmadık büyüklüklere ulaşıyor. Lipskiy’e göre hiç önemli değil; hatta onlar sevinçle ellerini ovuşturuyor. Hortumlar yurt dışına döşenmiş, yüksek debiyle akıyor.
Cari açık önemli değil, satacak bir kaç şey daha var. Sıra elektrikte, belediye otobüslerinde…
Kesilecek maaşlar var; emekli maaşlarında düzenleme listeye girmiş bile.
IMF’yle birlikte, ne huzur kaldı ne güvenlik ne asayiş ne istikrar…
Mikser gibi girdiği ülkeyi karıştırmış IMF.
Lipsky diyor ki; “doğru yoldasınız, önünüzde fırsat var”
Son bir fırsat kaldı mı demek istiyor?
Uluslararası şirketlerin temsilcileri de geldiler…
“Türkiye doğru yolda, Türkiye’ye güveniyoruz” demişler.
Bakan Babacan’da, “ekonominin tüm dinamiklerini harekete geçiren politika izlediklerini” dile getirmiş. “Sermaye akımının 2005’de on milyar, 2006’da yirmi milyar, 2007’nin ilk dört ayında 10 milyar dolar.”
Şuna düpedüz Türkiye’nin nesi var nesi yoksa topu topu kırk milyara pazarladık desene. Geri almaya kalksan iki katına hangi uyanık tüccar satar bunları.
Refah düzeyi, yaşam standardı laflarının ardından Babacan, “Bu Türkiye için seçenek değil zorunluluktur” demiş.
Dünya Bankasının temsilcisi Shigeo Katsu da “yapısal reformların sürdürülmesi önemli” lafı etmiş.
Şifreli konuşmalar; nedir bu reformlar?
Şifrelerini çözmeye çalışarak anladığımı aktaracağım;
Türkiye, yabancı zengine cazibe merkezi olmalı. Alt yapı tamamlanmalı. İşçilerin hiçbir hakkı olmamalı. İstediğimi işe alabilmeli istediğim gibi atabilmeliyim. Enflasyon düşük olmalı, kur serbest. Eğitimle, insanların beyni yıkanmalı, sorgulama, muhakeme etme yetenekleri ellerinden alınmalı. Sadece onun görevi; hangi vidayı sıkıştıracaksa veya hangi düğmelere basacaksa o öğretilmeli.
Çok uluslu şirket temsilcileriyle danışma toplantıları da yapıldı o günlerde.
Hükümet erbabı, işbirlikçi sanayi temsilcileri, satılmış medyanın, fonlanmış üniversitelerin, si-fil toplum örgütlerinin hepsi, IMF’ci. IMF ise çokuluslu şirketlerin karları ve karın yurt dışına hortumlanmasıyla ilgili.
Neyin nesi bu IMF ve de Dünya Bankası? Biri 1945’de diğeri 1946’da kurulmuş. Birinin amacı “dünya ticaretinin geliştirilmesi” diğerininkisi, “ dünyada bölgeler arası farklılıkların giderilmesi” imiş. Yani yoksul ülkelere yardım. Batıya açılma politikalarının ürünü Türkiye 11 Mart 1947’de IMF’ye, 14 Şubat 1947’de DB’ye girmiş.
Gel zaman git zaman, IMF ve DB’nin az gelişmiş ülkeleri nasıl kandırdığı anlaşılmış.
Örneğin Uluslararası Kamu Çalışanları Federasyonu (PSI); “… DB ve ikiz kardeşi IMF, dünyayı fethe çıkan sermayenin müfreze kolu durumundadır” demiştir.
Dünya Bankası eski başkan yardımcısı Joseph Stiglitz, “IMF halkların ve ulusların çıkarlarını düşünmüyor, temsil de etmiyor… Başlıca saplantısı ise açılmış kredilerin ödeme güvenliği” diyor ve başka bir konuşmasında “IMF’ye güven olmaz” vurgusu yapıyor.
İngiliz ekonomist Thomas Balogh, “ABD’nin bu günkü ekonomik ilişkileri özünde İngiltere’nin Afrika’daki sömürge ilişkilerinden farklı değildir. IMF, oyunun kurallarını zorla kabul ettirilmesi işinde sömürgeci yöntemlerin yerini almaktadır” demiştir.
Öyle görünüyor ki dünyada en büyük zararı Türkiye görmüştür.
1947’de IMF ve DB’ye girmekle, ekonomide bağımsız ve bağlantısızlık terk edilmiş, Batıya bağlanmak seçilmişti. Büyük kırılma; 24 Ocak kararları ve 12 Eylül sopası; Türkiye yabancı sermayeye tek taraflı, kayıtsız şartsız açılmıştır. Ulusal hedeflerden vaz geçilmiştir.
Özal’lı günler; Vizyon sahibiydi derler IMF’ciler; vahşi liberal politikalar benimseniyordu. Temel slogan” bırakın yapsınlar, bırakın geçsinler”di. Türk mallarına kotalar, Türkiye kotaları kaldırıyordu. Tarım ürünlerine sınırlama getirilmeli, düşük ücret uygulanmalı, destekler kaldırılmalıydı.
Prof Dr Osman Altuğ, “Öldürücü virus” olarak tanımladığı kayıt dışı ekonomi % 65’lere doğru tırmandı.
2000’li yıllarda resmi rakamlara göre işsiz sayısı altı milyon kadardı, azala azala 11 milyona tırmandı. Resmi rakamlara güven kalmadı. İş aramaktan umudunu kesenler kayıt dışına atıldı.
2003’den bu yana babalar gibi sata sata elde avuçta pek bir şey kalmadı.
IMF’ciler türedi, IMF’den gelen talimatlara, bolluktur, refahtır, reformdur, zorunluluktur diye boyun eğen iktidar, reklamını yapan üniversiteler, televizyonlar, gazeteler, cebi dolarlarla doldurulan profesörler, köşe kapmış yazarlar, ekran bülbülleri var…
Hepsi de IMF’ciler.
IMF’ye hayır diyenler, bizler, sessiz çoğunluk, üzülüyoruz. Türkiye’yi bu hale getirenleri kınıyoruz sessizce…



