ATTİLA İLHAN’I ANLAMAK
Ölümünün 4'üncü yılı anısına.
1941 Şubat’ında daha 16 yaşında iken , bir kıza verdiği Nazım Hikmet şiiri nedeni ile TCK 141. Maddesine aykırı davrandığı için tutuklandı ve okuldan uzaklaştırıldı Attila İlhan. 1944 yılında Danıştay kararı ile okuma hakkını tekrar kazandı. 1949 yılında, üniversite ikinci sınıftayken, Paris’e Nazım Hikmet’i kurtarma hareketine katılmaya gitti. Aynı zamanda bu ilk yurtdışı deneyimiydi. Gençlik yılları, manevi dünyasının şekillendiği ve düşünce dünyasını içinde yoğurduğu yıllardı. Aslında içinde büyüdüğü ülke ile kendi fikir dünyasının gelişme evresi arasında da paralellik vardı. Tek fark , içinde büyüdüğü ülke kominizm ve batıcılık akımları arasında giderek iç siyasi tartışmalarda sıkışıp kalırken, kendi fikir dünyası ise giderek evrensel bir boyut kazanıyordu.
1940’larda Türkiye’de serbestleşme hareketlerinin başlaması ile çağdaşlaşma hareketleri yeni bir aşamaya gelmişti. Siyasetin içindeki devrimci atmosfer, Atatürk Devrimler’inin topluma yerleşmesi ile hızını kaybetmeye başlamış ve son yirmi otuz yıldaki modernleşme hareketleri ile kominizm korkusunun tetiklediği dini ve gelenekçi akımların geleceğinin sorgulanmasına neden olmuştu. Sonuçta toplumda iki grup siyasetin içinde belirgin bir şekilde hiç olmadığı kadar farklılaşmaya başladı. “Durumdan hoşnut olmayan devrimciler , yeni ve daha da köklü reformlar yapılmasını istiyor, muhafazakarlar ise bazı teknolojik yenilikler lehine görüşlerini bir derece değiştirmiş olmakla birlikte , devrimlere kesinlikle karşı koyuyor, kültürün yeni bir değerlendirmeye tabi tutulmasını istiyorlardı”(1). Ülkede çok partili sistem ile Türkiye’nin gelişmesi yönünde farklı politikalar ve fikirler öne sürülüyor ama hiç biri Amerika veya Rusya’nın dışında olan bir çözümden bahsedemiyordu. Diğer yandan Demokrat Parti ile Cumhuriyet’in kuruluş döneminden bu yana ilk defa ülkede ekonomik ve kültürel bir sıçramadan bahsedilmeye başlanmıştı.
Attila İlhan’ın ilk defa tutuklandığı 1941 yılında , Milli Eğitim Bakanlığı da yeni bir uygulama ile Dünya edebiyatındaki 600 eserin Türkçe’ye çevrilmesini sağlamıştı. Özellikle sol eğilimli düşünce akımlarına karşı hoşnutsuz olan siyasi yapıya rağmen, batının fikir ve kültürünün Türk toplumuna yerleştirilme düşüncesi böylece o dönemde de devam etmişti. Bir tarafta dünya görüşü nedeni ile yasaklanan ve gizli gizli okunan Nazım Hikmet varken diğer tarafta Orhan Veli, Melih Cevdet, Yaşar Kemal, Cahit Külebi gibi edebiyatta yeniyi veya Anadoluculuk akımını getiren edebiyatçılar yer almaktaydı. 1948 yılında , kendi imkanları ile çıkardığı ilk şiir kitabı Duvar ise henüz genç yaşta tutuklanmasının düşünce dünyasındaki yansımalarını gösteriyor bizlere: /ben bir duvarım hiç güneş görmedim/ sen hiç güneş görmemiş bir başka duvar/ yüzümüz benek benek tahta kurusundan/ ve sinemiz baştan başa ak üstünde karalar/ - kelepçeden kahroldu kahroldu bileklerim/ - sıyrılıp çıktım artık ölüm korkusundan/ - dilim dilim sırtımdaki yaralar/ ben demirbaşım sığır siniriyle dayak yedim/ biz de duvarız dinliyen duyan düşünen duvarlar/ bizim kucağımız terkedilmiş bir yatak gibi kirli soğuk/ ve bizim kucağımızda kasırgalı insanlar/
Türkiye’de yaşadığı yıllarda yazıları nedeni ile sıklıkla başı polisle derde girdi. 1951 yılında Gerçek gazetesinde bir yazısı nedeni ile Paris’e dönmek zorunda kaldı. 1950 li yıllarda İstanbul, İzmir ve Paris şehirlerinde oldukça sık zaman geçirmeye başladı ve ismini Türkiye’de yavaş yavaş duyurmaya başladı. İzmir’de yaşadığı dönemde Demokrat İzmir gazetesinin başyazarlığını ve genel yayın yönetmenliğini yürüttü. Yasak Sevişmek ve Aynanın İçindekiler’i aynı dönemde yayınladı. Düşüncelerini yazıp, toplumla özgürce paylaşamayan fikir adamlarından sadece biriydi Attila İlhan. Paris tecrübesi her seferinde onda o yıllarda Türkiye’de yaşanan Laik-İslamcı, Batılı-Kominist tartışmalarını dışarıdan daha iyi gözlemlemesini ve fikir dünyasından geçirmesine yardımcı oluyordu. Yurda döndüğü her seferinde ise kendine has ulusalcı bir üslup ve Atatürkçü bir düşünce geliştiriyordu. Kendisinden bir kaç on yıl önce Paris’e giden Yahya Kemal’in 1932’de verdiği bir konferansta aynen söylediği gibi Paris’e alafranga gidip alaturka dönmüştü!
Yaşadığı dönem itibari ile genç cumhuriyetin aydınlanma dönemine katkıda bulunmak için geç bir dönemde yetişse de şiirleri kadar Türk siyaseti ve toplumunun düşünce yapısına etki edecek fikir ve yazıları olmuştu: “Türk aydını dediğimiz kişi, Batı’nın manevi ajanıdır” diyecek kadar cesurdu, aynı zamanda “Batı diye bir şey yoktur. Bu hayali bir kavramdır. Almanya Almanya’dır, Fransa Fransa’dır. Birleşik bütünleşmiş Batı diye bir şey yoktur” diyecek kadar da Türkiye’deki Batılılaşma akımının karşısında eleştirel bir bakış açısıyla durabilmişti.
Günümüz iki kutuplu Türk siyasi yapısı içinde ise, Attila İlhan’ın TRT-2 de uzun yıllar devam eden Zaman İçinde Yolculuk programındaki, 3 Nisan 2004 tarihli yayınında Türkiye’deki siyaset yapısı ile ilgili çarpıcı bir yorumu akıllarda kalıyor: “...İlerici olmak batı kültürünü savunmak demektir -Ki buna laiklik diyorlar-. Eğer sen batı kültürünü savunuyorsan ilericisin. Memleketin eski kültürünü savunursan -buna da İslamcılık diyorlar- o vakit sen gericisin yahut sağcısın. Bu doğru bir tarif değil. Asıl mesele bu çıkarları kim koruyor, kimin çıkarları korunuyor? Demokrasinin yapısı temeli bu. İlericilik gericilik bu değildir. İlericilik demek büyük halk çıkarlarının menfaatlerini korumak, onları yoksulluktan kurtarmak, refaha kavuşturmaktır. Sosyal demokrasiden kominizmin dibine kadar hepsi bunu savunurlar. ...Biz bir partiye oy veriyoruz, bu liberal diye değil yahut bu sosyalist diye değil; bu laikliği savunuyor, bu dini savunuyor bu batıyı savunuyor bu doğuya savunuyor diye oy veriyoruz. Bu ancak sömürgelerde olan bir anlayış biçimidir. Bağımsız ülkelerde böyle bir seçim olmaz. Batı kültürüne ilerici diyen sadece sömürgelerdir. ...Batı kültürü hümanizmi alır, rasyonalizmi alır. Bunlar metodlardır, düşüncelerdir. Batı kültürü değildir. Sen kendi kültüründen bunları üreteceksin. Sen bunu yapmıyorsun onların dediklerini aynen uygulamaya kalkıyorsun, öbür taraf buna tepki gösteriyor ve benim ülkemin kendi kültürü olmalıdır diyor ve bunu yapmaya gayret göstermiyor ve dinine sarılıyor. Diğeri de ona diyorki sen İrticasın. Burada çok yanlış bir oyun oynanıyor. Bu tanzimattan önce oynanan bir oyundur. Tanzimattan önce de bizi bu oyuna sokmuşlardı. Sonucu hepiniz biliyorsunuz. ...Bunun tek yolu ekonomisi politiğe dayanan yani memleketin çıkarlarına dayanan iktisadi manada olayı anlayıp partilerimizi ona göre kurup, ona göre seçmektir.”
İkinci dünya savaşının ardından çok partili hayata kapılarını açan Anadolu’da, Aydınlanma Devrimi’ni demokrasi tabanında yeniden kazanma sınavını veren bir Türkiye’de yaşıyoruz. İlhan Selçuk’un 1997 Strasbourg Sempozyumu’nda söylediği gibi; “Türkiye aydınlanma olgusunu devrim ve karşı devrim gelgitleri arasında yaşıyor(2). Attila İlhan ise bugün fikirleri ile gelgitlere karşı koymaya çalışan kumdan bir kale belkide sadece.
(1) Kemal H. Harpat, Türk Demokrasi Tarihi, s.268 ( Baskı; Ekim 1996 )
(2) Server Tanilli, Türkiye’de Aydınlanma Hareketi; Dünü, Bugünü, Sorunları; 25-26 Nisan 1997 Strasbourg Sempozyumu, s.42 ( Baskı; Nisan 2003, 5. Basım )



