Angut ve de Angutluk
Angut bir kuştur.
Kiremit renkli, örekgillerden.
Eşi ölünce, ölünceye kadar başında bekler.
Onunkisine platonik aşk da diyebilirsiniz, saflık da…
İnsanlar arasında angutluk nitelemesinin safça davranışlar için yapıldığı da bilinir.
Angut ve angutluk hakkında bu bilgiyi anımsattıktan sonra isterseniz asıl konumuza parmak basalım:
Vakıflar yasası çıktı!
Numarası 5555.
Beşinci ayın beşinci günü saat beşi beş geçe gibi.
10. Cumhurbaşkanımız Sayın Ahmet Necdet Sezer yasanın dokuz maddesini birden veto etmişti. Lozan’a aykırı!
Vakıflar yasası Meclisten AKP’lilerin parmak işaretiyle çıktı.
Mecliste “Vatana ihanet”tir nidaları da yankılandı.
AB’nin ister dayatması deyin ister ricası deyin, AKP daha 2003’de bu yasayı gündeme getirmiş. 2006’da çıkarabildiği bu yasayı da Sezer veto etmişti.
Yeniden pişirildi.
Bakan, getirilen düzenlemeyle vakıf kuruluşu kolaylaşmıştır, vakıf denetimleri değiştirilmiştir. Bağış yapanın keyfine göre hareket edilmesini sağlayacak düzenleme hedef seçilmiştir. Vakıflar artık yurt içinden de yurt dışından da ayni ve nakdi yardım alabileceklerdir. Yaklaşık 15 trilyon liralık denetim payından vazgeçilmiştir türünden açıklamalar lütfetmişlerdir.
Gayrimüslim vatandaşlarımız alet edilerek, siyasi maksatları turuncu boyalı olarak ortaya çıkan finansal şirketler, kuracakları vakıflarla siyasete daha etkili ve yetkili müdahalede bulunabileceklerdir. İktisadi faaliyette de. Ne iyi ne iyi, değil mi?
Vakıf, hayır maksatlı olur, hayıra muhtaç Hıristiyan azınlık mı var. Bu seferki vakıf, kar maksatlı da olabiliyor artık.
1935’de Atatürk’ün çıkardığı Vakıflar kanununda cemaat vakfı 161 tane imiş. Bir tane daha kurulamazmış. Medeni kanunun 101. maddesinde de belirtilmiş.
Osmanlıyı tarumar eden, cansiperane milli mücadeleyi edenlerin burnundan getiren bu azınlık teşekküllerinden ağzı yananlar, vakıflarına da sınırlama getirmişler.
Lozan’da var!
Lozan’dan Seksen beş yıl sonra, Lozan’ın kenarından köşesinden dönmeler var. Lozan sanki yeniden masaya yatırılmış gibi. Lozan’da kapatılan beş yüz, bin yıllık kirli hesapların sayfaları sanki yeniden aralanıyor gibi.
Yabancı hayranları, avukatları var.
Tarihi çarpıtarak, yamultarak ahkam kesiyor ekranlarda.
Profesör Baskın Orhan’da, “Osmanlıda Müslümanlar, bunlara milleti-i hakime yani hüküm veren millet denirdi. Bir de gayrimüslimler, bunlara da millet-i mahkume denirdi” biçiminde, sözüm ona gayet bilisel bir açıklama yapıyor.
Nasıl milleti mahkume ise, Fatih’ten başlayarak haklar ihsan edildi. Benzeri görülmemiş. Fermanlarla araziler verildi, kiliseler yapılıverdi, tamir ediliverdi. Okullar açıldı.
Amerikalı ticaret gemileri İzmir’e yanaştıklarında, malların Anadolu’ya dağıtımını bu mutlu, zengin imtiyazlı azınlıklar, ayrıcalıklı ticaretle ceplerini dolduranlardı. Vatan savunmasında ise kaytaranlardı.
Milleti mahkume, aslında Müslüman Türkler, milleti hakime Hıristiyan azınlıklardı.
Enderun’dan yetişmişlerdi. Vezirdiler, darpanede yetkili, paruthanenin sorumlusuydular.
Oysa ben, bu vatandaşlarımızı milleti ihyae bilirdim, Tanzimat’tan Lozan’a Batı devletlerin dayatmasıyla verilen imtiyazlarla ihya edilmiş, şımartılmışlardı. Devletler tarafından isyana, teröre kışkırtılmışlardı.
Vatan savunmasında tükene tükene sekiz milyon kalmıştı koskoca Osmanlı imparatorluğu. Zamanın Başvekili Talat Paşa, “mümkün olsa taşlardan adam yaratıp cepheye göndermek” istediğini ifade ediyordu, İttihat ve Terakki’nin 1 Kasım 1918 tarihli son kongresindeki konuşmasında.
Gazi Mustafa Kemal Atatürk şöyle der; “1840 senesinden, yani üç çeyrek asırdan beri İstanbul Boğazına kadar Anadolu’nun Karadeniz havzasında eski Yunanlılığın canlandırılması için çalışan bir Rum zümresi mevcut idi. Amerikan Rum göçmenlerinden Rahip Klematyos namında biri, ilk toplantı merkezini İnebolu’da bugün halkın manastr tabir ettikleri bir tepede kurmuştu. Bu teşkilat mensupları zaman zaman münferit eşkıya çeteleri şeklinde faaliyet icra ediyorlardı. Harbi Umumi esnasında hariçten gönderilip dağıtılan silah, cephane bomba ve makineli tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri adeta bir silah deposu halini almıştı…Amasya, Samsun ve havalisi Rum Metropoliti Yeromanos’un idaresinde, muazzam bir program altında faaliyet icrasına başladılar… Bazı yabancı hükümetler Pontus teşkiline arka çıkacaklarını vaat ettiler ve Samsun ve Havalisindeki Rumluk nüfusunu artırmak için de Rusya’daki Rum ve Ermenileri Batum’a topladılar. Onları Türk Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo olunan silahlarla silahlanarak, sahillerimize çıkmaya başladılar…Yabancı Kızılhaçları arasında gelen subay heyetlerinin de teşkilat yapmaya, talim ve askeri eğitim ile meşgul olmaya müstakbel Pontus hükümetinin temelini kurmaya memur oldukları anlaşılıyordu…” (Atatürk’ün Bütün Eserleri 20. cilt; Nutuk 2. cilt s;158)
Padişahların İhsanlarıyla, Tanzimat’la, Islahat’la birlikte devletlerin dayatması sonucu verilen imtiyazlarla varsıllaşan, şımartılan azınlıklar, emperyalist emellere alet edilmişti.
Vakıflar yasası dayatılırken ister istemez bunlar da hatırlanıyor.
Sanırsınız tarih tekerrür ediyor.
Tarihi tekerrür ettirmek isteyenler var. Bu yönde konuşmalar var. “71, 74, 75. bu yıllarda çıkan 3 tane Yargıtay kararı bu hukuksuzluğu kanunlaştırdı… Yani Yargıtay millet-hakimiye” diyorlar.
Yargıtay, hukukun üstünlüğünün bir simgesi değil mi?
Yargıtay’a millet-i Hakimiye diye niteleyenlerin zihniyeti sorgulanmalı bence.
Beyendin mi öyle beğenmedin mi böyle, öyle mi?
Lozan’ın 45. maddesinde mütekabiliyet var; yani aynı haklar batı Trakya’daki Türklere de uygulanır.
Bizdeki vakıf yasası gibi yasa dünyanın hangi memleketinde var?
Avrupa bastırıyor, gayrimüslim azınlıklara imtiyazlar verilsin.
200 yıl öncesini anımsatırcasına.
Devam edecek
Mahir Öztürk



